Kullanmış olduğunuz internet tarayıcısı frame yapısını desteklemiyor.


ŞİİRLER


İSTİKLÂL MARŞI
			     
		Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
		Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
		O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
		O benimdir, o benim milletimindir ancak.

		Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
		Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?
		Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
		Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
			
		Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
		Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
		Kükremiş birsel gibiyim: Bendimi çiğner aşarım;
		Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.

		Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
		Benim îman dolu göğsüm gibi sarhaddim var.
		Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, 
		Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar?

		Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
		Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
		Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
		Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
	
		Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
		Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
		Sen şehît oğlusun, incitme yazıktır, atanı:
		Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı. 
	
		Kim bu cennet vatanın uğrana olmaz ki fedâ?
		Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
		Cânı cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
		Etmesin tek vatanımdan dünyâda cüdâ.

		Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
		Değmesin ma'bedim göğsüne nâ-mahrem eli;
		Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli -
		Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
			
		O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım;
		Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
		Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!
		O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.
			
		Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
		Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
		Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
		Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
		Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
	
				Mehmet Âkif  ERSOY


NA’T
			                  
		Sakın terk-i edebden, kuuy-i mahbub-ı Huda’dır  bu,
		Nazargah-ı ilahidir, Makam_ı Mustafa’dır bu. 
		
		Habib-i kibriyâ’nın hâb-gâhıdır fazilette 
		Teveffuk-kerde-i arş-i cenâb-ı kibriyadır bu

		Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail, 
		İmadınaçdı mevcudat dü çeşmin tuutiyadur bu

		Felekde  maah-ı nev Bab-üs selamın sine-i  çakidir,
		Bunun kandili cevza  matla-ı nur-ı ziyadır bu.
 
		Müraaat-ı edeb şartıyla gir Nabi  bu dergaha ,
		Mataaf-ı kudiyadır buse –gaah-ı enbiyadır  bu

							Nabi


KALDIRIMLAR

	  	Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; 
		Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. 
		Yolumun karanlığa saplanan noktasında, 
		Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

		Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; 
		Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. 
		în cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; 
		Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. 

		İçimde damla damla bir korku birikiyor; 
		Sanıyorum, her sokak basını kesmiş devler... 
		Üstüme camlarım, hep simsiyah, dikiyor; 
		Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler. 

		Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; 
		Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. 
		Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; 
		Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. 

		Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; 
		Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! 
		Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; 
		Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! 

		Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; 
		İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. 
		Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; 
		Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

		Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
		Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! 
		Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; 
		Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. 

		Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
		Alsa buy. gibi taşlar alnımdan bu ateşi.  
		Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya 
		Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi…
				Necip Fazıl Kısakürek


İSTANBUL'UM HOŞTUR
	
		Bir yanda sessiz dua, bir yanda Şuh kahkaha,
		Bir yanda kula kulluk, diger yanda Allah' a,	
		Sanmam koca Dünya da esin bulunsun daha,
		EY İSTANBUL-İSTANBUL SENİN İKİ YÜZÜN  VAR,
		BİR YÜZÜN  GÜLÜYORKEN DİĞERİNDE HÜZÜN VAR.

		ibadet sessiz sessiz, rezalet gumburtulu,
		Çirkinligin meydanda, guzelligin ortulu,
		Sararken ufuklari gurubun kizil tulu
		GECELERİN KİM BİLİR NE GÜNAHLARA GEBE ?
		TAKSİM'DEKİ GÜNAHA EYÜP'TE BÜYÜK TÖVBE.

		Örf, anane, gelenek yerle bir ahalide,
		Padisah mezarında ürperir Laleli' de,
		Hayal tacirlerine ragbet Bab- i ali' de,
		BU GİDİS HAYRA DEĞİL, KALBİNE TAZE KAN BUL,
		KARANLIGA YÜZ ÇEVİR, GÜNEŞE DÖN İSTANBUL

		Ne yazik ki satılır olmuş insan maddeye
		Koyun kasapta satılık, kadın düşmüş caddeye
		Nasıl gelmez İstanbul hırstan atlar haddeye,
		HER HALİ EDASYLA İSTANBUL'UM BİR HOŞTUR,
		KADİR'DE TAM MÜSLÜMAN, NOEL DE TAM SARHOŞTUR.

		İşyerinde yabancı kelimeye itibar,
		Kafeterya, bonmarse, butik, sarkuteri, bar,
		Beyoğlu'nda Türkçe yok diğer bütün diller var,
		RÜZGAR BATI'DAN ESMİS, FATİH'İN RUHU KAYIP.
		EY İSTANBUL ! İSTANBUL SANA YETER BU AYIP.

		Ey zaman-.-zalim zaman ge? saniye saniye,
		Teknikte ilerlerken manada yokuş niye 
		Çağırırken imana, Fatih, Süleymaniye,
		ÇEVİRYÜZÜNÜ, ÇEVİR. PİSTEN, KİRDEN, ÇAMURDAN,
		KIBLE' YE DÖN İSTANBUL, FEYZAL İLAHİ NURDAN.

		Karaköy'de günahlar sanlır kalın şişe,
		Çan çalarken Taksim'in göbeğinde kilise,
		Ayasofya susuyor bu ne garip iş ise (?)
		İSYANIN YERİ YOKTUR, EYÜP SABRA ÇAGIRIR,
		MEŞHUR ZİNCİRLIKUYU GEL DER, KABRE ÇAĞIRIR,
						
					Necip Fazıl Kısakürek


ŞUHEDA TORUNLARI
		Ufuk hâlâ kırmızı gün nedense doğmuyor.
		Bulut yine üstümde heyhat yağmur yağmıyor.
		Akan bunca kanlı yaş zulmü hâlâ boğmuyor
		Fakat boğacak bir gün bunu sende böyle bil 
		Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.

		Âfak’ı sarmış zulüm bugün ecdat ağlıyor.
		Yerde binlerce mazlum gökte Ervah ağlıyor.
		Anam,babam, kardeşim hepsi eyvah ağlıyor
		Sil bahtsız Milletimin sel olan gözyaşını sil 
		Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.

		Karabağ’da yüreğim karaları dağlarken
		Nahcivan da Bosna da analarım ağlarken 
		Mazlumların feryadı sineleri dağlarken
		Kulak tıkayanları ve göz yumanları bil 
		Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Balinaya martıya ayağa kalkan dünya Müslüman kırılırken sadece bakan dünya Her yanından sahtelik kalleşlik akan dünya Maskeleri yırtacak bir nesil geliyor bil Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Tükür kalleş dünyanın yalan sözüne tükür Çifte standardına iki yüzüne tükür Mürâ-i yapısına, sahte özüne tükür Tükrüğü kirletecek yüzleri sende bil Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Paris şartı, Helsinki, Agik insan hakları Müslüman’ı insandan saymaz bunun çokları Yamyamlar bile hürken biz oynarız yokları Bu esaret zinciri kopsun yiğidim asıl Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Varsın nemelazımcı ev desin geçim desin Varsın politikacı oy desin seçim desin Sen yiğidim apayrı boydasın biçimdesin Senin ruhun cevherdir senin seciyen asil Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Ayasofyam gene mi mağdur,mazlum kalacak Gene mi İstanbul’um bana gurbet olacak Ervahımın gene mi tebessümü solacak Çekilir mi bu çile kopsun yiğidim asıl Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.
Yegane ümit sensin, sensin gurur kaynağım Sensin iftiharımız, sevinç surur kaynağım Sensin artık son çare sen ey çile yumağım Yürü…! Allah Allah de! Küfleri pasları sil! Ey gazi yadigarı şehit torunu nesil.

AHMET METİN CAN


FETİH MARŞI
		Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek.
		Dağlardan çektirilen kalyonlar çekilecek.
		Kerpetenlerle sürün dişleri sökülecek.
		Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın,
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

		Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
		Senin de destanını okuyalım ezberden
		Haberin yok gibidir taşıdığın değerden
		Elde sensin,dilde sen, gönüldesin baştasın
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

		Yüzüne çarpmak gerek zamanenin ferdini 
		Göster kabaran sular nasıl yıkar bendini
		Çocuk görme, hor görme delikanlım kendini
		Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

		Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır
		Şu mihrap Sinan-üddin şu minare sinandır
		Haydi artık uyuyan destanını uyandır
		Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

		Delikanlım işaret aldığın gün atandan
		Yürüyeceksin millet yürüyecek arkandan
		Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan
		Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

		Bırak bozuk saatler yalan yanlış işlesin
		Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın
		Yürü aslanım fetih hazırlığı başlasın
		Yürü hâlâ ne diye kendinle savaştasın
		Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.
						
					Arif Nihat Asya


ZİNDANDAN MEHMED'E MEKTUP
	
		Zindan iki hece, Mehmed'im lafta! 
		Baba katiliyle baban bir safta! 
		Bir de, geri adam, boynunda yafta... 
		Halimi düşunup yanma Mehmed'im! 
		Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim! 

		Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli, 
		Kırmızı tuğlalar altı köşeli. 
		Bu yol da tutuktur hapse düşeli... . . 
		Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak. 
		Ne ayak dayanır buna, ne tırnak! 

		Bir alem ki, gökler boru içinde! 
		Akıl, olmazların zoru içinde. 
		Üstüste sorular soru içinde: 
		Düşün mü, konuş mu, süs mu, ümit mu? 
		Buradan insan mı çıkar, tabut mu? 

		Bir idamlık Ali vardı, asıldı; 
		Kaydını düştüler, mühür basıldı. 
		Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. 
		Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; 
		Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

		Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"! 
		Çatık kaş,. Hükümet dedikleri zat... 
		Beni Allah tutmuş, kim eder azat? 
		Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem... 
		Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem! 

		Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil; 
		Sayım var, maltada hizaya dizil! 
		Tek yekun içinde yazıl ve çizil! 
		İnsanlar zindanda birer kemmiyet; 
		Urbalarla kemik, mintanlarla et. 

		Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat; 
		Zift dolu gözlerde karanlık kat kat... 
		Yalnız seccademin yününde şefkat; 
		Beni kimsecikler okşamaz madem; 
		Öp beni alnımdan, sen öp seccadem! 
	
		Çaycı, getir, ilaç kokulu çaydan! 
		Dakika düşelim, senelik paydan! 
		Zindanda dakika farksızdır aydan. 
		Karıştır çayım zaman erisin; 
		Köpük köpük, duman duman erisin! 

		Peykeler, duvara mıhlı peykeler; 
		Duvarda, başlardan, yağlı lekeler, 
		Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler... 
		Duvar, katil duvar, yolumu biçtin! 
		Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

		Sükut... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; 
		Tek nokta seçemez dünyadan nazar. 
		Yerinde mi acep, ölü ve mezar? 
		Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? 
		Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? 

		Ses demir, su demir ve ekmek demir... 
		îstersen demirde muhali kemir, 
		Ne gelir ki elden, kader bu, emir... 
		Garip pencerecik, küçük, daracık; 
		Dünyaya kapalı, Allaha açık. 
	
		Dua, dua, eller karıncalanmış; 
		Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış. 
		Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış... 
		Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu; 
		İplik ki, incecik, örer boşluğu. 	

		Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş; 
		Karanlığında nur, yeniden doğuş.... 
		Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! 
		Sen bir devsin, yükü ağırdır devin! 
		Kalk ayağa, dimdik doğrul ve şevin! 

		Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte! 
		Ölsek de sevinin, eve dönsek de! 
		Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! 
		Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! 
		Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
						
				Necip Fazıl Kısakürek


ŞARKIMIZ
		Kırılır da bir gün bütün dişliler, 
		Döner şanlı şanlı çarkımız bizim. 
		Gökten bir el yaşlı gözleri siler, 
		Şenlenir evimiz, barkımız bizim. 

		Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze, 
		Kavuşuruz sonu gelmez gündüze, 
		Sapan taşlarının yanında füze, 
		Başka alemlerle farkımız bizim. 

		Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman; 
		Görürler, nasılmış, neymiş kahraman! 
		Yer ve gök su vermem dediği zaman, 
		Her tarlayı sular arkımız bizim. 

		Gideriz nur yolu izde gideriz, 
		Taş bağırda, sular dizde, gideriz, 
		Bir gün akşam olur, biz de gideriz, 
		Kalır dudaklarda şarkımız bizim...	
				
				Necip Fazıl Kısakürek


UTANSIN
	
		Tohum saç, bitmezse toprak utansın! 
		Hedefe varmayan mızrak utansın! 
		Hey gidi küheylan, koşmana bak sen! 
		Çatlarsan, doğuran kısrak utansın! 
		Eski çınar şimdi Noel ağacı; 
		Dallarda iğreti yaprak utansın! 
		Ustada kalırsa bu öksüz yapı, 
		Onu sürdürmeyen çırak utansın! 
		Ölümden ilerde varış dediğin, 
		Geride ne varsa, bırak utansın! 
		Ey binbir tanede solmayan tek renk, 
		Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!
										
				Necip Fazıl Kısakürek


SAKARYA TÜRKÜSÜ
		
		
		İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; 
		Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. 
		Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; 
		Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. 
		Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; 
		Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. 
		Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat; 
		Şu çıkan buluta bak, bu inen" suya inat! 
		Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, 
		Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; 
		Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. 
		Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

		Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, 
		Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur. 
		Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? 
		Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!.. 
		Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! 
		Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? 
		İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. 
		Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, 
		Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; 
		Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. 
		Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an; 
		Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! 
		Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; 
		Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? 
		Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; 
		Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? 
		Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir? 
		Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir! 
		Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; 
		Sakarya, kandillere katran döktü geceler. 
		
		Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, 
		Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! 
		İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; 
		Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. 
		Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; 
		Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? 
		Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! 
		Bu ifritten sualin, kılım çekmez akıl!
	
		Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolunun, 
		Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! 
		Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; 
		Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! 
		Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; 
		Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! 
		Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; 
		Sen kıvrıl, ben gideyim. Son Peygamber Kılavuz! 

		Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya^ 
		Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
						Necip Fazıl Kısakürek


OĞLUMA MEKTUP
	
		Lütfeyleyip dinle atasözünü, 
		Daima güleç ol asma yüzünü, 
		Açık tut elini bir de özünü, 
		Sofrayı konuksuz kaldırma oğul. 

		Faydasız gördüğün işe bulaşma, 
		Zarar bile etsen doğrudan şaşma, 
		Yalana hileye sakın yanaşma, 
		Her olur olmaza aldırma oğul. 

		İlmi rehber eyle kendini tanı, 
		Beyhude yerlerde çürütme canı, 
		Sen insan oğlusun yerme insanı, 
		Sevgi bir goncadır soldurma oğul.

		Mendil mazlumun akan yasma, 
		Yardım et fakire kakma basma, 
		Aç dür amma, namertlerin aşina, 
		Varıp kaşığını daldırma oğul. 

		Tarih senin kimliğindir, varındır, 
		Ayyıldızlı bayrak nazlı yarindir, 
		Vatan senin namusundur, arındır, 
		Vatanı kimseye böldürme oğul. 

		Alimlerin medisinden uzaklaşma, 
		Hakkına razı ol haddini aşma, 
		Az olsun şükreyle helalden şaşma, 
		Heybeni haramdan doldurma oğul.

		Sen bilirsin bu Hakkı'm n derdini, 
		Ölürse duasız koyma ardım, 
		Namur eyle meskenim, yurdunu, 
		Bağlanma baykuş daldırma oğul.
					
					Hakkı ŞENER


Abdülhamit Han

		Nerdesin Şevketlim Sultan Abdülhamit Han 
		Feryadım varır mı barigahına 
		Ölüm uykusundan bir lahza uyan 
		Şu nankör milletin bak günahına

		Tarihler ismini andığı zaman 
		Sana hak verecek ey koca Sultan
		Bizdik utanmada iftira atan 
		Asrın en siyasi padişahına 
	
		Padişah hem zalim, hem deli dedik
		İhtilale kıyam etmeli dedik
		Şeytan ne dedi ise biz beli dedik
		Çalıştık fitnenin intibahına

		Divane sen değil, meğer bizmişiz
		Bir çürük ipliğe huyla dizmişiz
		Sade deli değil, edepsizmişiz 
		Tükürdük atalar kıblegahına

		Sonra cinsi bozuk, ahlakı fena 
		Bir sürü türedi girdi meydana
		Nerden çıktı bunca veled-i zina
		Yuf olsun bunların ham ervahına

		Çok kişiye şimdi vatan mezardır
		Herkesin beladan nasibi vardır
		Selamete eren bek bahtiyardır
		Bu şeb-i yeldanın şen sabahına 

		Milliyet davası fıska büründü
		Riday-ı diyanet yerde süründü
		Türk’ün ruhu zorla asi göründü
		Hem Peygamberine, hem Allahına

		              Rıza Tevfik  BÖLÜKBAŞI


VEDA

		Elimde, sükûtun nabzını dinle 
		Dinlede gönlümü alıver gitsin 
		Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle 
		Yaşlı gözlerime dalıver gitsin.

		Yürü, gölgen seni uğurlamakta
		Küçülüp küçülüp kaybol ırakta 
		Yolu tam dönerken arkana bak da 
		Köşede bir lahza kalıver gitsin.

		Ümidim yılların seline düştü 
		Saçının en titrek teline düştü 
		Kuru bir yaprak gibi eline düştü 
		İstersen rüzgâra salıver gitsin.

					N. F.KISAKÜREK


EFENDİM
	
		Ruhum sana, gönlüm sana hayrandır EFENDİM!
		Bir ben değil , alem sana kurbandır EFENDİM!

		Ecram ü felek, Levh u kalem, mesti nigahın:
		Metheyleyen ahlakını Kur’ an ‘dır EFENDİM!
	
		Mahşerde nebiler bile senden medet ister!
		Rahmet diyen  alemlere Rahman’dır EFENDİM!
	
		Kıtmirimin Ey Şah-ı Rasül, kovma kapıdan,
		Asilere lütfun, yüce fermandır EFENDİM!
	
		Aşkınla buhurdan gibi tütmekte kalbim,
		Sensiz ban acennet bile hicrandır EFENDİM!

		Doğ kalbime bir lahzacık Ey Nur-i Dilara!
		Nurun ki, gönül derdime dermandır EFENDİM!

		Ulvi de senin bağrı yanık aşık-ı zarın,
		Feryadı bütün ateş-i suzandır EFENDİM!
					
					Ali Ulvi Kurucu


İNCİTME
		Gölgesinde otur amma 
		Yaprak senden incinmesin. 
		Temizlen de gir mezara 
		Toprak senden incinmesin. 

		Yollar uzun, yollar ince 
		Yol kısalır aşk gelince 
		Yat kurban ol İsmail'ce 
		Bıçak senden incinmesin. 

		Burdayım de ararlarsa 
		Doğru söyle sorarlarsa 
		Tabutuna sararlarsa 
		Bayrak senden incinmesin.
	 
		îl göçsün göçtüğün vakit 
		Yol yansın geçtiğin vakit 
		Suyundan içtiğin vakit 
		Kaynak senden incinmesin.
	
		Toz konmasın sakın sana 
		Hakkı geçer halkın sana 
		Gücenmesin yakın sana 
		Uzak senden incinmesin..

			Abdurrahim Karakoç


SESSİZ EMİ
	
		Artık demir almak günü gelmişse zamandan, 
		Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, 
		Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; 	
		Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. 
		Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli, 
		Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli. 
		Bîçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! 
		Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! 
		Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; 
		Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. 
		Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, 
		Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
					Yahya Kemal Beyatlı


ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN!
	
		Acep şu yerde varm'ola? 
		Şöyle garip bencileyin! 
		Bağrı başlı, gözü yaşlı, 
		Şöyle garip bencileyin!
 
		Kimseler garip olmasın, 
		Hasret oduna yanmasın! 
		Hocam, kimseler olmasın, 
		Şöyle garip bencileyin! 

		Bir garip ölmüş diyeler! 
		Üç günden sonra duyalar! 
		Soğuk su ve yuyalar, 
		Şöyle garip bencileyin! 

		Hey Emre'm Yunus, biçare! 
		Bulunmaz derdine çare! 
		Var imdi gez şardan sara! 
		Şöyle garip bencileyin!
				Yunus Emre


				ÇOBAN ÇEŞMESİ 
	
		Derinden derine ırmaklar ağlar, 
		Uzaktan uzağa çoban çeşmesi. 
		Ey suyun sesinden anlayan bağlar! 
		Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? 
	
		Göynünü Şirin'in aşkı sarınca, 
		Yol almış hayatın ufuklarınca... 
		0 hızla dağları Ferhat yarınca, 
		Başlamış akmaya çoban çeşmesi. 
	
		0 zaman başından aşkındı derdi, 
		Mermeri oyardı, taşı delerdi. 
		Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi. 
		Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
 	
		Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu, 
		Kerem'm sazına cevap veren bu, 
		Kuruyan gözlere yaş gönderen bu, 
		Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
 
		Leyla gelin oldu. Mecnun mezarda; 
		Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda... 
		Ateşten kızaran bir gül arar da, 
		Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi. 
		
		Ne şair yas döker, ne aşık ağlar; 
		Tarihe karıştı eski sevdalar... 
		Beyhude seslenir, beyhude çağlar; 
		Bir sofa, bir sağa çoban çeşmesi.
		
				Faruk Nafiz Çamlıbel


		
		Bir taraf beşiktir, bir tarafmezar,
		Arada ömrümün yolu... bir de ben
		Mezardan o yanda bilmeyiz ne var
		Mezardan bu yanı talihtir bilen

		Gelenin, gidenin bu temennaya
		Once öz ricasi, öz rızası yok,
		Gelenin gidenin iki dünyaya
		Dünyaya gelmemiş iddiası yok,
		
		Geliriz, gideriz, ne hudut, ne had,
		Geliyoruz niçin, niye bilmeden,
		Ne imiş en ali, en uca maksat
		Yokluktan varlığa getirilmeden?

		Sınav mı? Allah'ım geç günahımdan
		Sen kudret sahibi, ben senin kulun,
		Geliriz, gideriz biz zaman zaman
		Peki, sonu yok mu bu sonsuz yolun?

		Sen saldın gönlüme bu soruları
		Yoksa ben kimim ki? o dünkü toprak!
		Benim sorularım azıcık bari
		Beni derk etmeye arzumdur ancak.
				
				Bahtiyar Vahabzade

	
		DUR DEDİ BANA
		İçimde bitmeyen arzulanm var,
		Dostların gidişi dur dedi bana.
		Bufani dünyaya gelen gidiyor
		Hayatin hesabi zor dedi bana.
	
		Hayat ağacımın meyvesi benim,
		Toprakla buluşur nazik bedenim,
		Bilmem ki, olur mu kabre gelenim,
		Melekler hesabı ver dedi bana.

		Tanıdık simalar gidiyor bir bir,
		Fayda yok, dünyada alsan da tedbir,
		Burada fazlaca alırsan tekbir,
		Ötede faydasi var dedi bana.

		Beyaza dönüyor simsiyah başim,
		Yavaşça kemale eriyor yaşım,
		Öteye kalıyor bitmeyen düşüm,
		Cennetin ışığı nur dedi bana.
		
		Mehmed Üzüm anla gerçeği artık,
		Bak işte takvimin yapragı yırtık,
		Hayatın saati geçerken tık, tık,
		Yaralı bir gönül sar dedi bana.
				
				Mehmed Uzlim

 
				 BİR ŞİİR

		Fransızın nesi var? Fuhşu bir de ilhadı 
		Kapıştı bunları yirminci asrın evladı 	
		Ya alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası 	
		Unuttu ayranı  ma’tuha döndü kahrolası 

		Harflerin hani dünya kadar bedayii var 
		Ulumu var edebiyatı var sanayi var	
		Giden birer avuç olsun getirse memlekete
		Döner muhitimiz elbet, muhit-i ma’rifete 
		Kucak kucak taşıyor olmadık mesaviyi
		Beğenmesek medeniyet diyor, inandık iyi 
		Ne var biraz da mearif getirmiş olsa desek 
		Emin olun size hamallık etmedim diyecek
					
				M. AKİF ERSOY

				BİR ŞİİR
 
		Sahipsiz olan memleketin batması haktır
		Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır
		Feryadı bırak kendine gel, çümkü zaman dar 
		Uğraş ki’ telafi edecek bunca zarar var
	
		Çalış çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun
		Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun 
		Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya
		Zavallı dini çevirdin büyük bir amskaraya

		Allah’a inandım! Diye sen çıkma yataktan
		Man-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!
		Ecdadını zannetme asırlarca uyurdu 
		Nerden bulacaktı o zaman eldeki yurdu

		Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid
		Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid
		Alemde “TEVEKKÜL” demek olsaydı atalet, 
		Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?
						
					M.AKİF ERSOY

			BİR YOLCUYA 
	
		Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın 
		Bu toprak, bir devrin battığı yerdir 
		Eğil de kulak ver bu sessiz yığın 
		Bir vatan kalbinin attığı yerdir! 

		Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda 
		Gördüğün bu tümsek Anadolu'nda, 
		İstiklal uğrunda, namus yolunda 
		Can veren Mehmed'in yattığı yerdir. 

		Bu tümsek, kaparken büyük zelzele, 
		Son vatan parçası geçerken ele, ' 
		Mehmed'in düşmanı boğduğu sele 
		Mübarek kanım kattığı yerdir. 
	
		Düşün ki haşrolan kan, kemik, etin, 
		Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin 
		Bir harbin sonunda, bütün milletin 
		Hürriyet zevkim tattığı yerdir. 
					Necmeddin Halil ONAN

MEHMETÇİK DESTANI Bize barış yüzün suyu hürmetim Bahar yaz kış, yüzün suyu hürmetine Baştan başa bu gök, bu yer, bu deniz Karış karış yüzün suyu hürmetine! Dünya değer çarığının sırımı Ben borçluyken sana bütün varımı İnci dişlerim değen, yiğidim, Mısır mıydı, çavdar mıydı, darı mı? Yeni terlemişti belki bıyığın, Utanırdın bir söz atsa şu yığın, Tek ahbabın yoktu, baş dostusun bak, Şimdi hem Türklüğün, hem insanlığın! Sessizdin, siliktin; köyde kim kime? Kızardım bir yerde geçsen önüme Affet, şefaat et! Sıra gütmeden Suya gider gibi gittin ölüme! Bize tek ayak ta kanattan güzel; Hayat hayaldeki her tahttan güzel; Bir tek müstesna var bu yeryüzünde, Bir senin ölümün hayattan güzel! Gözümüzde, gökte o açtığın iz; Yolcuyuz iyiye ve güzele biz; Ya yaşatmak seni bir hür vatanda Ya da senin gibi ölmek ahdimiz! Behçet KEMAL

TAHMÎS-İ GAZEL-İ HÜMAYUN Cepheden topları ejder gibi bârü-efken Arkasından gemiler bir sürü dîv-î ahen Gökte tayyarelerinden saçarak nar-ı fiten Savlet etmişti Çanakkal'aya bahr ü herden Ehl-i İslam'ın iki hasm-ı kavîsi birden Kadın erkek anasından süt emen yavrumuza Hepimiz canla sarıldık da vatan duygumuza İntizar eyledi gafletle adû korkumuza Lakin imdad-ı İlahî yetişip ordumuza Oldu her bir neferi kal'a-i pülad-beden Şükür AIlah'a ki gördüm bu mübarek sinde Kahraman ordumu serhadde muzaffer zinde Müjde İran ile Turan'a vü Çin ü Hind'e Asker evlatlarımın pişgeh-i azminde Aczini eyledi idrak nihayet düşmen Allah Allah nidâsıyle muhacim ahrar Tepelerden boşalıp saika-var ü kahhar Ettiler düşmeni bir öyle ki iclâ-yı kenar Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etti firar Kalb-i İslâma nüfuz eylemeye gelmiş iken Ruh-ı peygamberi tebşire giderken şüheda Millet arkanda bugün vecd ile tekbir-serâ Sen de mihrab-ı hilafette cebin-say-ı senâ Kapan ip secde-i şükrana Reşad eyle duâ Mülk-i İslâm'ı Huda eyleye daim me'men Yahya Kemal BEYATLI

BU VATAN KİMİN? Bu vatan, toprağın kara bağrında, Sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca onun uğrunda; Kendini tarihe verenlerindir. Tutuşu kül olan ocaklarından, Şahlanıp köpüren ırmaklarından, Hudutlarda gaza bayraklarından, Alnına ışıklar vuranlarındır. Ardına bakmadan yollara düşen Huduttan hududa yol bulup koşan, Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan, Cepheden cepheyi soranlarındır. İleri atılıp sellercesine, Göğsünden vurulup tam ercesine, Bir gül bahçesine girercesine, Şu kara toprağa girenlerindir! Tarihin dilinden düşmez bu destan, Nehirler gazidir, dağlar kahraman. Her taşı bir yakut olan bu vatan, Can verme sırrına erenlerindir. Gökyay'ım ne desem ziyade değil, Bu sevgi bir kuru ifade değil. Sencileyin hasmı rüyada değil Topun namlusundan görenlerindir! Orhan Şaik GÖKYAY

HASAN ÇAVUŞ'UN ANASINDAN Oğlum Hasan üç aydır ki mektubunu almadım Gece gündüz hayır duanızdan geri kalmadım Sen onbaşı olmuş idin Akşehir'den giderken Çavuş oldum diye yazdın tabur cenge girerken Zafer için her cengine yedi hatim adadım Allah için ocağımda sensin kolum kanadım Yaradanım sana nasîb eder ise şehadet Odur kulluk Hakka, vatan millet için ne devlet İmâm dedi, oralarda ulu şanlı cenk olmuş Düşmanların siperleri baştan başa leş dolmuş Derelerden, tepelerden seller gibi kan akmış Korkak düşman geri kaçmış toplarım bırakmış Sen o kanlı derelerden topladığın sümbülü Yolla taksın yavukluna ziynet bulsun kakülü Geçen gece ben bu cengin rü'yasım görmüştüm Sevincimden ağlayarak hayır diye yormuştum Plevne'de yatan şehîd baban eve gelmişti Hasan gazı oldu diye bana müjde vermişti. Sonra gördüm sağ elinde yükselmişti bir bayrak Din hasırlının kal'asına dikilmişti o sancak Sen düşünme, millet bize gözü gibi bakıyor, Bolluk şükür zad zahire her taraftan akıyor. Eğer köyde ölen kalan var mı diye sorarsan Konu komşu, eşi dostu hatırlayıp anarsan Muhtargilin Ahmed şehîd olmuş haber geldi dün Şenlik oldu, Mevlid oldu, düğün oldu bütün gün Köy giyindi kuşandı hep namazgaha gittiler 0 şehidin Rahmetullah duasını ettiler Yeri belli olmak için mezarını kazdılar Bir taş dikip Ahmed şehîd oldu diye yazdılar Kurban kesip hatm-î şerif indirildi hep ona Gönderildi onun gökte yatan şanlı ruhuna Sen bilirsin yavuklusu kumral saçlı Emine Bir al bayrak asmış idi o gün kendi evine 0 güzel kız yeşil örtü örtmüş idi basma Bir kurumla oturmuştu köyün dibek taşma Hıçkırmadı ağlamadı sandım anı bir melek Onun erlik ocağını söndürmüştü kör felek Sürme çekmiş kına île süslemişti elini Olmuş idi tel duvaklı nurlu şehîd gelini Dedi Ahmed beni artık ahirette beklesin Ben onunum, utanmasın beni Haktan istesin Kaderim bu, şehîd olmuş benim şanlı yiğidim Kız kalırım, varmam ere; ben de canlı şehidim MANASTIRLI HASİP

			SİPERDEN MEKTUP 

		Allah'a dua et, düşman tırpanı 
		Devlet ağacım yolmasın, anne; 
		Altında dökülsün oğlunun kanı 
		Bayrağın gül rengi solmasın, anne! 
	
		Köyden biri geldi taburumuza, 
		Meğer söz kesilmiş muhtarın kıza, 
		Gece niyet tutup baktım, yıldıza, 
		Artık söyle o iş olmasın, anne! 
		
		Düşünme boş gelse posta tatarı, 
		Siperden akın var yarın dışarı; 
		Kadere razı ol, uzun yolları, 
		Bekleyen gözlerin dolmasın anne! 
		
				İbrahim Alâettin GÖVSA

        		ÇANAKKALE GEÇÎLMEZ
			 
		Hak batıl kavgası, ezelî yazı 
		Kafir gemileri tuttu boğazı 
		Zehreder bizlere baharı yazı... 
		Candan sarılarak altın yeleye 
		Yürüyün yiğitler Çanakkale'yi..
		 
		Cenk haberi geldi beyaz duvakla 
		Yiğit, helalim egil de kokla, 
		Vuslat umudunu mahşere sakla! 
		Cennete, Resule uçmak zamanı 
		Din için bu candan geçmek zamanı!.. 
		
		Mahzun mahzun eser seherin yeli 
		Yetim minareler, söylemez dili. 
		Çiçeği burnunda nazlı güzeli 
		Git yiğidim, git ki dinsin kederim 
		Kafirden korkana yiğit mi derim!.. 
		
		Ezanım susunca nasıl yatılır? 
		Söyle! İman ne pahaya satılır? 
		Karşımda bayrağım nasıl yırtılır? 
		Tarihlerde ferman bendim, unutma!..
		Nigbolu'da seni yendim, unutma!..
		 
		îmanın alevi sarınca yurdu 
		Dağ dağ fidanlarım boğazda durdu.
		Kükreyen mehterim, tekbirle vurdu!.. 
		Baksana! Şehitler gökten geliyor 
		Kainat bizlere yardım diliyor. 
		
		Bir haçlının ejderi ölüm saçıyor, 
		Binlerce fidanı dörde biçiyor. 
		Koca Seyyid'lerim gülüp geçiyor 
		Allah deyip topa verdiği mermi 
		Çıkınca sulara gömüldü gemi... 
		
		Cihanı salladı, şu yağız erler, 
		Bu yolda verildi gencecik serler. 
		Ayaklandı o gün göklerle yerler, 
		Yamaçlar kan gölü, toprak geçilmez. 
		Haykırınız! Çanakkale geçilmez!..

					   Ahmet Nedim


			  KARDEŞİME 

		0 kadar yandı mı bağrın, ey çocuk? 
		Ecelin sunduğu şarabı içtin. 
		Sırayı, saygıyı unuttun çabuk 
		Sebep ne, ağandan ileri geçtin?  
		Yirmi üç baharı kavuran ateş  
		Güllerin kalbim dağlasa çok mu?  
		Bir damla şebneme susadı güneş  
		Sümbüller sararsa hakları yok mu?  
		Yurduna son damla kanım verdin, .  
		Ah, cömert kardeşim, sana pek yazık.  
		El fitre verdi, sen canım verdin, 
		Ne acı bir Ramazan Bayramı yaptık. 
		Yad eller dağıttı halka gül suyu 
		Yok sana gözyaşı dökecek anan 
		Kardeşim üzülme, müsterih uyu; 
		Ne mutlu, gülüyor sevgili vatan. 
		Bir çile ipekten yumuşak sinen 
		Serhaddi tuttu, sarp balkanlar gibi; 
		Kaşından daha çok bıyığın yokken 
		Dövüştün yeleli aslanlar gibi... 
		Ne beyaz bir mermer, ne biraz yaldız 
		Nerede yaptığın o altın destan? 
		Sürekli alkıştan utanan adsız  
		Koca şahnamene konmamış imzan. 
		Ne kadar aradım senin kabrim 
		Yok diye boynunu büktü her çiçek. 
		Yanıldım, kardeşim bağışla beni, 
		Sen arzdan semaya naklettin, gerçek... 
		
					İdris SABİH

				ŞEHİT OĞLUM 
	
		Şehit oğlum kefenine büründü, 
		Mezarının baş ucuna süründü... 
		Ninesine rüyasında göründü, 
		Baygın geldi düştü yanıma.

		Vücudunu delmiş Moskof canavar, 
		Göğsünde bir kızıl, derin yara var 
		Yüreğinden kopup yaradan sızar, 
		Damla damla akar kanı canıma! 

		Anne, dedi yaralıyım ölmedim; 
		İşte kucağına atıldım kendim, 
		Sen şar ellerinle yaramı benim, 
		Ben yaşarım düşman girmez kanıma. 
		
		Sardım ellerimle yaracığını, 
		Saçlarımla ördüm sargı bağını... 
		Allah'ımın güzel yarattığını 
		Gelin, görün, bakın kahramanıma. 

		Kanı durdu, vücuduna can geldi 
		Çehresine pembe pembe kan geldi 
		Gökten bana rahmet-i Rahman geldi 
		Kavuştum âhû gözlü aslanıma 
		
		Çektim aldım onu bağrıma bastım, 
		Ben senden ayrılmam artık evlâdım; 
		Melek olsun sana ana kanadım, 
		Seni uçurayım ben Yezdân'ıma!
		
		Anne, dedi bırak harbe gideyim, 
		Vatan düşmanını ber-bad edeyim; 
		Asıl anam vatan, seni nideyim? 
		Vatanımı çiğnetmem düşmanıma! 
		
		Şehit oğlum kollarımdan sıyrıldı, 
		Yaralı yaralı döndü kavgaya, 
		Sandım ruhum bedenimden ayrıldı, 
		Onunla beraber uçtu Mevla'ya. 
		
		Açtım gözlerimi, sabah açılmış, 
		Vatan toprağına nurlar akıyor; 
		Tan yerine al kefenler saçılmış. 
		Şehit oğlum güneş gibi bakıyor! 
		
				Ali Ekrem BOLAYIR

		Kan aktığı günden beri can-u tenimizden 
		Yakut fer almış denilir madenimizden 
		Biz bülbül-i muhrik-i demi şekvay-ı firakız 
		Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden

	
			  HAKK BÎR GÖNÜL VERDİ 
		
		Hakk bir gönül verdi bana. 
		Ha demeden hayran olur 
		Bir dem gelir şadi olur 
		Bir dem gelir gtryan olur. 
		
		Bir dem semasın kış gibi 
		Sol zemheri olmuş gibi 
		Bir dem beşaretden doğar 
		Hoş bağ üe bostan olur,
		 
		Bir dem gelir söyleyemez 
		Bir sözü şerh eyleyemez 
		Bir dem dilinden dür döker 
		Dertlilere derman olur.
		
		Bir dem çıkar arş üzere 
		Bir dem iner tahte's-sera 
		Bir dem semasın katredir 
		Bir dem taşar umman olun 
		
		Bir dem cehalette kalır 
		Hiç nesneyi bilmez olur 
		Bir dem dalar hikmetiere 
		Calinus u Lokman olur. 
		
		Bir dem dev olur ya peri 
		Viraneler olur yeri 
		Bir dem uçar Belkıs üe 
		Sultan-ı ins ü can olur. 
		
		Bir dem varır mescidlere 
		Yüzün sürer onda yere 
		Bir dem vanr deyre girer 
		incil okur ruhban olur. 
		
		Bir dem gelir İsa gibi 
		Ölmüşleri diri kılar 
		Bir dem girer kibr evtne 
		Ftr'avn üe Haman olur. 
		
		Bir dem döner Cebraü'e 
		Rahmet saçar her mahfile 
		Bir dem gelir gümrah olur 
		Miskin Yunus hayran olur.
	
	           		Yunus Emre

  				ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

		Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
		En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
		-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya 
		Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
		
		Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
		Nerde – gösterdiği vahşetle “ bu : bir Avrupalı “
		Dedirir – yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
		Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!
		Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
		Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
		Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
		Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada,
		
		Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
		Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
		Kimi hindu, kimi yamyam, kimi   bilmem ne belâ...
		Hani, tâ’una da züldür bu rezîl istîla!
		
		Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil, 
		Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
		Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
		Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
		
		Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
		Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
		Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
		Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab. 
		
		Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
		Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı 
		Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
		Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin
		
		Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam 
		Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam 
		Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
		O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...
					
		Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
		Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
		Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
		Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
		
		Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, 
		Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre 
		Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
		Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!
		
		Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
		Alınır kal’a mı, göğsündeki, kat kat îman?
		Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına  râm?
		Çünkü te’sis-i îlahi o metîn istihkâm.
		
		Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
		Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
		Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
		“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.
		Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
		İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
		Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
		O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
		
		Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
		Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
		Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
		Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.
	
		Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
		Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.
		Sana dar gelmeyecek makberi kimler
		“Gömelim gel seni  târîhe” desem, sığmazsın.
	
		Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
		Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
		“Bu, taşındır” diyerek Kâbe’yi diksem başına;
		Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
	
		Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
		Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;  
		Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
		Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

		Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
		Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
		Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
		Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
		Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
	
		Yine,  bir şey yapabildim diyemem hâtırana
		Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
		Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i,
		Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...
		
		Sen ki islam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
		O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
		Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
		Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
		Sana  gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
		Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
		Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber. 
	
						MEHMED ÂKİF ERSOY

			İLİM 
		
		İlim ilim bilmektir 
		İlim kendin bilmektir 
		Sen kendini bilmezsin 
		Ya nice okumaktır. 
		
		Okumaktan ma'na ne 
		Kişi Hakk'ı bilmektir. 
		Çün okudun bilmezsin 
		Ha bir kuru emektir. 
		
		Okudum bildim deme 
		Çok taat kıldım deme 
		Eğer Hakk bilmez isen 
		Abes yere yelmektir.
		 
		Dört kitabın ma'nası 
		Bellidir bir elifte 
		Sen elif dersin hoca 
		Ma'nası ne demektir.
		 
		Yunus Emre der hoca 
		derekse var bin hacca 
		Hcpisinden iyice 
		Bir gönüle girmektir.
		
				Yunus Emre

		   BANA SENİ GEREK
 
		Aşkın aldı benden beni 
		Bana seni gerek seni 
		Ben yanarım dün ü günü 
		Bana seni gerek seni 
		
		Ne varlığa sevinirim 
		Ne yokluğa yerinirim 
		Aşkın ile avunurum 
		Bana senİ gerek seni.
		 
		Aşkın aşıklar öldürür 
		Aşk denizine daldırır 
		Tecellî ile doldurur 
		Bana seni gerek seni.

		Aşkın şarabından içem 
		Mecnun olup doğa düşem 
		Sensin dün ü gün endîşem 
		Bana seni gerek seni
 
		Sufîlere sohbet gerek 
		Ahîlere ahret gerek 
		Mecnün'lara Leylî gerek 
		Bana seni gerek seni
		
		Eğer beni öldüreler 
		Külüm göğe savuralar 
		Toprağım onda çağıra 
		Bana seni gerek seni
		 
		Yunus'durur benim adım 
		Gün geldikçe artar odum 
		îki cihanda maksudum 
		Bana seni gerek seni

				Yunus Emre

			BİR MÂBEDİN FERYADI
 
		Susun..susun..dinleyin.. Ayasofya ağlıyor!
		Kubbesinde çınlayan tekbirleri arıyor. 
		
		Kubbelerde bir mana kalmış Akşemseddin’den,
		Bu mana kurtulunca bir sel gibi seddinden.
	
		İstanbul’un ufkundan bulutları kovacak,
		O sabah İstanbul’a güneş başka doğacak.
		Alçalarak kimseden merhamet aranılmaz,
		Mabedi kilitli tutup Batıya yaranılmaz. 
		Kilitli kalmak değil bilirim talihin,
		Ruhu sızlar mezarda Hanlar Hanı Fatih’in,
		Dinle... dinle.. duyarsın kubbelde şikayet,
		Bütün dertleri duymak Kur’ân-ı âyet,
	
		Yılların hasreti bu, bekledikçe çığlaşan,
		Sessizlikler içinde meleklerdir ağlaşan,

		Sarsarken duvarını çılgın disko pop müzik.
		Ağlıyorsun, çaresiz, küskün ve manen ezik,

		Okşarken ezan sesi, ezansız minareni,
		Sultanahmed” biliyor derdini çareni.
		Senin halin bilmece düşüncede, fikirde
		Etrafın çıplak dolu, minareler zikirde.
		Bu esaret bildiğin gibi esaret değil,
		Açmamak korkaklıktır, açmak cesaret değil,

		Bir gün bir el bulur o cesareti,
		Açar kilitlerini bitirir esareti.
		Ey devlet!.. güçlü devler artık benliğini bul,
		Kuklalık sana zûldür, bir peyk olmaktan kurtul!
		Olur mu inciterek ceddimizin ruhunu,
		Mutlu etmek batıyı, o haçlı gürûhunu.
		Ayasofya ağlarken her gün ezan vakti kan,
		Gülüyor, seviniyor Atina ve Vatikan.
		
		Düşün, oklar altında burca sancak asanı,
		Kara toprağa düşen Ulubatlı Hasan’ı.

		Avrupa’yı güldürüyor bu mabedin bu hali,
		Sorunuz, “açılsın” der yüzde yüz bu ahali,
		Ama engel olurlar localar ve kulüpler,
		Mezarında titrerken o Hz. Eyüpler.
		Bu mabedde geçmişe hasret buram buramdır,
		Beş asırdı kubbeler bir hâfız-ı Kuran’dır.

		Senelerdir kubbeler okuyorlar ezberden,
		Okuyorlar Kuran’ı susturulduğu yerden.
		Gülemez Ayasofya bu garip halde iken,
		Ayasofya’da kilit, benim bağrımda diken

		Kanı bozuktur kim ki geçmişi etse inkar,
		Şu hali bir görseydi ağlardı Koca Hünkar,
	
		Peygamber övgüsüne mazhar olan kumandan,
		Ezanlar yükselecek yine Ayasofya’dan.
		Nura alınları yine seccadeler öpecek,
		Ayasofya o zaman sevinç yaşı dökecek. 

		Perukla örtülmez Batı’nın hoyrat keli,
		Fatih’i yâd edemez ne köprü ne heykeli,

		Ayasofya’da mahkum ruhunu edin azad,
		Etmeyin büyük fethi ortak mezarda fesâd.
		Kuran’a hasret tüter her taştan halka halka,
		Ayasofya açılsın artık Müslüman halka.

			DEĞİL 

		Bir kez gönül yıktın ise 
		Bu kıldığın namaz değil 
		Yetmiş iki millet dahi 
		Elin yüzün yumaz değil. 
		
		Hani erenler geldi geçti 
		Bunlar yurdu kaldı göçtü 
		Pervaz uurup Hakk'a uçtu 
		Hüma kuşudur kaz değil.
	 
		Yol odur ki doğru vara 
		Göz odur ki Hakk'ı göre 
		Er odur alçakta dura 
		Yüceden bakan göz değil. 
		
		Doğru yola gittin ise 
		Er eteğin tuttun ise 
		Bir hayır da ettin ise 
		Birine bindir az değil. 
		
		Yunus bu sözleri çatar 
		Sanki balı yoğa katar 
		Halka mata'lann satar 
		Yükü gevherdir tuz değil.
				Yunus Emre


				BÜLBÜL

		Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
		Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
		Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
		Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
		Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
		Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
		Muhîtin hâli "insâniyet”in timsâlidir, sandım;
		Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
		Taşarken haşrolup beynimden artık müselsel yâd,
		Zalâmın  sînesinden fışkıran memdûp bir feryâd
		O mustağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
		Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
		Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
		Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!
	
		Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
		Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
		O zümrüt taşa kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
		Cihânin yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
		Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın kıpkızıl gülşen,
		Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
		Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser bâzın,
		Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün  mahkûm-i pervâzın.
		Değil bir kayda, sığmazsın – kanatlandın mı – eb’âda;
		Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
		Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
		Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
		Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
		Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
		Teselliden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
		Bugün bir hânı mahsus serserîyim öz diyârımda!
		Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
		Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-ki ecdâdı!
		Hayalimde geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu.
		Salahaddin-i Eyyübilerin, Fatihlerin yurdu.
		Ne zillettir ki: Nâküs inlesin beyninde Osman’ın;
		Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevla nın!
		Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serab olsun;
		O kudretler, o sadvedler, harâbolsun, turab olsun!
		Çökük bir kubbe kalsın mabedinden yıldırım han’ın;
		Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın,
		Ne heybettir ki: vahdet gâhı dinin devrilip taş taş,
		Sürünsün şimdi milyonlarca mevasız kalan dindaş!
		Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın
		Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! 
		Dolaşsın, sonra İslâm’ın harem-gahında na-mahrem...
		Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
		
						Mehmet Âkif  ERSOY

	
			ÖLÜMDEN SONRASI 

		Öldük, ölümden bir şeyler umarak. 
		Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. 
		Nasıl hatırlamazsın o türküyü, 
		Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, 
		Alıştığımız bir şeydi yaşamak. 
		Şimdi o dünyadan hiç bir haber yok; 
		Yok bizi arayan, soran kimsemiz. 
		Öylesine karanlık ki gecemiz 
		Ha olmuş, ha olmamış penceremiz; 
		Akar suda aksimizden eser yok

				Cahit Sıtkı Tarancı

				    HATIRALAR 
	 
		Bilmem ki hâtıralar,
		Ne istersiniz benden,
		Gelir gelmez sonbahar?
	
		Bu kanad çırpış neden?
		Cama vuracak ne var
		Ey eski hâtıralar 
		Sanmayın güller açar,
		Bülbül değildir öten;
		Bu rüzgâr başka rüzgâr

		Ne istersiniz benden,
		Bilmem ki hâtıralar,
		Gelir gelmez sonbahar?
	  
			Cahit Sıtkı Tarancı 
		

			YALNIZLIĞA DAİR  
 
		Can yoldaşın olmazsa olmasın
		Yalnızım diye hayıflanmayasın,
		Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi
		Bir anne şefkatine müsavi.
		Üç adım ötede deniz
		Dosttur, ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
		Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara
		Ağaç yaprak verir, sır vermez rüzgara
		Ve kış yaz,
		Dalda kuş eksik olmaz
		Dağ başında duman
		Yalnızlık nedir göreceksin öldüğün zaman. 
				
					Cahit Sıtkı Tarancı


				KISSADAN HİSSE
	
		Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
		Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
		"Tarihi"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
		Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? 
		
						Mehmet Âkif  ERSOY		
			

		

		
				NE ESER NE DE SEMER
		
		“Ölen insan mıdır, ondan kalacak tek şey: Eseri;
		Bir eşek göçtü mü, ondan da nihâyet: Semeri.”
		
		Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın,
		Ne tehâlükle döker, döktüğü bîçâre teri!
		Şu bekâ hırsına akl erdiremem, bir türlü,
		Sorsalar, bence, temâyüllerin en derbederi:
		Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar,
		Bağlı oldukça telâkkiye hakîkî değeri?
		Dün, beyinlerde kıyâmet koparan “hikmet”i al, 
		Bugünün zevkine sor: Beş para etmez ciğeri!
		Gündüzün başların üstünde gezen “şaheser”in,
		Gece, şâyed, arasan mezbeledir belki yeri!
		İsteyen almaya kalksın boyunun ölçüsünü,
		Geri dur sen ki, peşîmân atılanlar ileri.
		Bilirim: “Hep de semermiş diyecek!” diyecek istikbâl,
		Tekmelerken şu kabar sıra kümbetleri.
		O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce,
		Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!
		
						Mehmet Âkif  ERSOY
		


			KİME EMANET

		Hak Nebi’nin dilinde nifak sayılmış emanete ihanet
		Tohum toprağa, yavru yuvaya, yuva anaya emanet,
		Şak şak olmuş toprak suya, su gbuluta emanet
		Yusuf kuyuya, mısır Yusuf’a emanet
		Hak Nebi mağaraya, Medine Hak Nebi’ye emanet,
		İbrahim ateşe, İsmail bıçağa emanet,
		Ne bıçak ne kuyu ne de mağara etmedi ihanet
		Asrın İbrahimleri sana emanet
		Arkadaş! Gwl sen de bir kor gibi yak sineni 
		Çünkü hepsi Allah’a emanet
		İçine doğru derinleş dibi görünmeyen bir kuyu ol, 
		Sakla Yusufları koynunda, Yusuflar sana emanet
		Mağarada yılan olma, güvercin gibi vefalı ol, 
		Örümcek gibi tehlikelere perdedar ol!,
		Mağara gibi al Muhammed ileri, al yedi genci,
		Al bütün bir gençliği …
		Hz. Sümeyra, Hak Nebi’yi evlatlarına emanet etti ,
		“sakın  ona bir olursa eve dönmeyin” dedi.
		Dönmeden emanete sahip çıkamayacaklarını anlayınca 
		Vazgeçtile eve dönmekten,
		Evlerinde çıkamayanlar neyin emanetçisi acaba, 
		Bilecik istasyonunda yaşlı ana, 
		Oğlunu cepheye uğurlarken ona ;
		“ Oğlum ! babanın Dİmetoka’da , dayını Şipka’da ,
		 ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim,
		sen benim son yongamsın
		sen de dönmezsen ben Allah’a emanet” diyordu 
		ve ilave ediyordu; “ git sen de git, 
		minareler ezansız, camiler Kur’an’sız kalacaksa sen de git ,
		ezan, Kur’an , vatan kime emanet?
		Galiçya da Şİpka’da Dİmetoka’
		da kalanların evlatları kime emanet?
		“Ben sağ dönseydim uğrunda öldüğüm Kur’an’ı,
		canımdan çok sevdiğim İslam’ı yavruma öğretirdim.”
		Diyen ve fakat şimdi mabet yüzünü görmeyen, 
		Bu şehit evlatları kime emanet?
		Cafer-i  Tayyar şehit olmuştu, Hak Nebi geldi 
		Yetimlerinin başını okşadı, 
		Ve ağladı…
		Baş okşayan kim?
		Gözyaşı kime emanet?
		Cephede kanlar içinde son anlarını yaşarken, 
		Vücüdundan kanlı kurşunu çıkarıp:
		Arkadaşım Memiş, şunu al, oğluma emanet et 
		“ Ben yaşadığım Müdsdetçe vazifemi yaptım,
		inandığım mukaddesler uğruna can veriyorum,
		senden bunun hakkını vermeni istiyorum.”
		Dediğimi ilet. 
		Mukaddes kurişun kime emanet 
		Sütçü İmamım ! iki bacımızın 
		yaşmağını aldılar diye Maraş’ı kana buladın ,
		Senin şuurunu kime, yaşmak kime emanet 
		Şair Hz. Amine’ye :
		“Ey bva da yatan yatan ölüm ,
		bahçende açtı dünyanın e4n güzel gülü”
		derken bahçe kime, gül kime emanet?
		Bİlaller, dem tutan bülbüller nerede ,
		Arkadaş , gül de , bülbül de , bağ da , bahçıvan da , 
		Bıçak altındaki İsmailler ,
		Ateş içindeki İbrahimler,
		Kuyuda ki Yusuflar,
		Şu gerideki isimsiz kümbet, 
		Şu ilerideki ıssız mabet, 
						
			UNUTMA!!  HEPSİ SANA EMANET!
						
						Cemil Cüneyt


		
			
				TEK HAKİKAT
		
		Tek hakîkat var, evet, bellediğim dünyâdan,
		Elli, altmış sene gezdimse de şaşkın şaşkın:
		Hepimiz kendimizin, bağrı yanık, âşığıyız;
		Sâde, i’lânı çekilmez bu acâyıp aşkın!
		
					Mehmet Âkif  ERSOY
		

		
		
		
				ŞEHİDLER ÂBİDESİ İÇİN
		
		Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
		Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
		Hakk’ın bu veli kulları taş türbeye girmez;
		Gufrâna bürünmüş, yalnız Fâtiha bekler.
		
					Mehmet Âkif  ERSOY
		

		
				MERDİVEN

		Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
		Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
		Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…
		
		Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta,
		Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

		Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller,
		Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
		Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer?
		
		Bu bir lisan-ı hafî dir ki rûha dolmakta, 
		Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…
	
				Ahmet Haşim

		
				RESMİM İÇİN
		
		Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;
		Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.
		Ey gölgenden ümmîd-i vefâ eyliyen insan!
		Kaç gün seni hatırlayacaktır şu karaltı? 
		
				Mehmet Âkif  ERSOY

				RİNTLERİN ÖLÜMÜ
		Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış
		Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
		Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
		Eski şırâz’ı hayal ettiren ahengiyle.
			
		Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
		Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
		Ve serin serviler altında kalan kabrinde
		Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter
		
					Yahya Kemal Beyatlı

	
			OTUZBEŞ YAŞ ŞİİRİ
			
		Yaş otuzbeş; yolun yarısı eder
		Dante gibi ortasındayız ömrün
		Dikenli çağımızdaki cevher
		Yalvarmak yakarmak nafile bugün
		Gözünün yaşına bakmadan gider.
		Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
		Benim mi, Allahım, bu çizgili yüz? 
		Ya gözler altındaki mor halkalar
		Neden böyle düşman görünürsünüz
		Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
	
		Zamanla nasıl değişiyor insan; 
		Hangi resmime baksam ben değilim
		Ner o günler, o şevk, o heyecan
		Bu güler yüzlü adam ben değilim
		Yalandır kaygısız olduğum yalan

		Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız
		Hatırası bile yabancı gelir
		Hayata beraber başladığımız
		Doslarla daYollar ayrıldı bir bir.
		Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

		Gök yüzünün başka rengi de varmış,
		Geç fark ettim taşın sert olduğunu
		Su insanı boğar, ateş yakarmış
		Her doğan günün bir dert olduğunu 
		İnsan bu yaşa gelince anlarmış
	
		Ayva sarı nar kırmızı sonbahar.
		Her yıl biraz daha benimsediğim
		Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
		Ner den çıktı bu cenaze ölen kim?
		Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
	
		Neylersin ölüm herkesin başında
		Uyudun uyanmadın olacak,
		Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? 
		Bir namazlık saltanatın olacak
		Taht misali o musalla taşında
		
				Cahit Sıtkı Tarancı

			MOHAÇ TÜRKÜSÜ

		Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı 
		Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı
		Uçtuk mohaç ufkunda görünmek hevesiyle
		Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle
		Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü
		Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.
		Gül yüzlü bir afetti ki her busesi lâle; 
		Girdik zaferin koynuna kandık o visale.
		Dünyaya veda ettik atıldık dolu dizgin;
		En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!...
		Bir bir açılırken göğe son def’a yarıştık,
		Allah’a giden yolda Meleklerle karıştık.
		Geçtik hepimiz dörtnala cennet kapısından;
		Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!
		Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;
		Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.
		Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden,
		Şimşek gibi bir hatıra, nal seslerimizden!
	
				Yahya Kemal Beyatlı

		Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz,
		Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz, 
		Şu karşımızda ki mahşer kudursa, çıldırsa...
		Denizler ordu bulutlar donanma yağdırsa
		Değilmi cephemizin sinesinde iman bir,
		Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir,
		Değilme ortada birdir vuran yürek, yılmaz 
		Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz.
				Mehmet Âkif  ERSOY


			 AÇIK DİLEKÇE


		Görmediğim bir bambaşka durum var
		Sizin şehrin kızlarında savcı bey
		Yaklaşanı ta yürekten vururlar
		Kan kokuyor gözlerinde savcı bey
	
		Gayeleri gönül kırmak dal gibi
		Bakışları çifte favül bal gibi
		Ülkeler fethetmiş bir kral gibi
		Gurur dolu pozlarında savcı bey

		Kaş yaparken, göz çıkarır elleri;
		Çok silahtan tesirlidir dilleri
		Hayret ettim, bir tuhaf ki halleri
		Poyraz eser yüzlerinde savcı bey
	
		Derviş olup çıktım tığsız, tebersiz
		İlk görüşte avladılar habersiz
		Pişirdiler beni tuzsuz, bibersiz
		Kebap oldum közlerinde savcı bey

		Bölüştüler gönlüm ile aklımı
		Davacıyım, ara benim hakkımı...
		Bir yol göster, haklı mıyım, haksız mı?
		Yorulmayın izlerinde savcı bey.

					Abdurrahim Karakoç 

			  MONA ROZA 

		Mona Roza, siyah güller, ak güller
		Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
		Kanadı kırık kuş merhamet ister 
		Aaahhh! senin yüzünden kana batacak 
		Mona Roza, siyah güller, ak güller

		Ulur aya karşı kirli çakallar 
		Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
		Mona Roza bugün bende bir hal var 
		Yağmur iğri iğri düşer toprağa
		Ulur aya karşı kirli çakallar 

		Açma pencereni perdeleri çek
		Mona Roza seni görmemeliyim
		Bir bakışın ölmem için yetecek 
		Anla Mona Roza ben bir deliyin
		Açma pencereni perdeleri çek
		
		Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
		Bende çıkar güneş aydınlığa
		Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
		Seni hatırlatır her zaman bana
		Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
	
		Zambaklar en ıssız yerlerde açar
		Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
		Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
		Işıksız ruhumu sallarda durur
		Zambaklar en ıssız yerlerde açar
		
		Ellerin ellerin ve parmakların
		Bir nar çiçeğini eziyor gibi
		Ellerinden belli olur bir kadın
		Denizin dibinde geziyor gibi
		Ellerin ellerin ve parmakların
	
		Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
		Saat onikidir söndü lambalar
		Uyu da turnalar girsin rüyana
		Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
		Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
		
		Akşamları gelir incir kuşları
		Konarlar bahçenin incirlerine
		Kiminin rengi ak, kimisi sarı
		Ahhh! Beni vursalar bir kuş yerine
		Akşamları gelir incir kuşları
		
		Ki ben Mona Roza bulurum seni 
		İncir kuşlarının bakışlarında
		Hayatla doldurur bu boş yelkeni 
		O masum bakışlar su kenarında
		Ki ben Mona Roza bulurum seni
		
		Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
		Henüz dinlemedin benden türküler
		Benim aşkım uymaz öyle her saza
		En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
		Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
		
		Artık inan bana muhacir kızı
		Dinle ve kabul et itirafımı
		Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı 
		Alev alev sardı her tarafımı
		Artık inan bana muhacir kızı
		
		Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
		Meyveler sabırla olgunlaşırmış
		Bir gün gözlerimin ta içine bak
		Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
		Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
		
		Altın bilezikler o kokulu ten
		Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
		Bir tüy ki can verir bir gülümsemen 
		Bir tüy ki kapalı gece ve güne
		Altın bilezikler o kokulu ten
		
		Mona Roza, siyah güller, ak güller
		Geyve nin gülleri ve beyaz yatak
		Kanadı kırık kuş merhamet ister 
		Aaahhh! senin yüzünden kana batacak 
		Mona Roza, siyah güller, ak güller
			
			Sezai Karakoç

4Yayınlanmasını İstediğiniz Şiirleri Buradan Bize Bildirebilirsiniz. 3
Ana Sayfa